William Beckford’un 1786 yılında kaleme aldığı bu eser, batının karanlık gotik havası ile doğunun masalsı renklerini birleştirir. Benim de kitaba başlarken herkesin aklına gelen bir sorum vardı: “Gotik atmosfer İslam coğrafyasında nasıl sağlanabilir ki?” Okuduktan sonra bu sorum da giderilmiş oldu.
Kendi zihnimde gotik atmosfer ile doğu coğrafyasını birleştiremeyişimin en büyük sebebi aradaki inanç farklılığıydı. Gotik’i besleyen damarlardan en önemlisi olan hayaletler, periler, şeytan gibi varlıklara duyulan korku teması, İslam inancında kendine yer bulamaz. Çünkü Hıristiyanlığın aksine İslam’da, cinler ve şeytan güç sahibi varlıklar değildir; insana zarar veremez, zorla bir şey yaptırmaz, dua edilince kaçar, dindar insanlara ilişemez vs. O halde müslüman birinin korkacak bir şeyi yoktur. Böyle bir inanca sahip bir toplumdan gotik eserlere pek rastlanılmaması normaldir.
İşte bu noktada farklı havasıyla Vathek karşımıza çıkıyor. Hikayede ana karakter 9. Abbasi halifesi Vasık Billah, gizli ilimlere ve hazinelere vakıf olma arzusuyla yanan, zevk düşkünü bir hükümdar olarak yer buluyor sayfalarda. Öyle ki her bir duyuyu ayrı tatmin etmek için 5 Duyu Sarayı’nı yaptırmış bir karakter kendisi. Annesi Karathis ise kendini kötülüğe adamış tam bir gotik karakter.
Bir gün Hintli bir adam Halife’ye tılsımlı bir kılıç hediye eder. Kılıcın üzerindeki yazıyı çevirmenlerine tercüme ettirir. İlk çeviri “Her şeyin en iyi biçimde yapıldığı yerde meydana getirildik, her şeyin harikulade ve dünyanın en büyük hükümdarına layık olduğu bir ülkenin harikalarının en küçük parçasıyız biz.” şeklindedir. İkinci çeviri şöyledir; “Vay haline, bilmemesi gerekeni bilmek isteyenin ve gücünü aşan bir işe girişen gözüpek kişinin.” Halife bunun sırrına vakıf olma umuduyla yanıp tutuşurken hastalanıp yataklara düşer. Zaman böyle geçerken Hintli tekrar karşısına çıkar ve şartlarını yerine getirdiği takdirde ona gizli hazinelerin anahtarını vaadeder.
Vathek en ufak bir şüpheye bile düşmeden Hintlinin her isteğini yapar. Bu yolda 50 masum çocuğu kurban eder, her türlü kutsalı ayaklar altına alır, her günahı işler. Burada temsili olarak, nefsine boyun eğen halifeyi görürüz, zira nefis, istediğine ulaştıkça karşı konulamaz bir güce kavuşur insanın üstünde.
Yazar burada ahlak mesajlarını verip hikayeyi sonlandırır;
Benim bu kitapta ilgimi çeken şey ise William Beckford’un İslam coğrafyasına dair olan bilgisidir. En ince ayrıntısına kadar betimleyebildiği bu dünyaya hiç ayak basmamış olması da bunu ilginç kılan bir diğer faktör. Yalnız gözüme çarpan bir başka nokta da Hz. Muhammed’i Hıristiyan inancındaki Hz. İsa gibi tasvir etmesiydi. Göğün yedinci katında oturup insanları izlemesi ve bir ilah gibi meleklere görev vermesi bu durumu kanıtlar nitelikte.
Tarihteki gerçek Halife Vasık Billah‘a baktığımızda, mihne uygulamalarını sürdürdüğünü görürüz. Bu işkenceli mihne devrinde -Mutezile mezhebine mensup olanların "Kur'an mahluktur, aksine inanmayan kafirdir." düşüncesini Sünnilere dikte ettiği devirde- bu baskılara karşı direnen en önemli isim Hanbeli mezhebinin kurucusu Ahmed bin Hanbeldir. Konuyu İslam tarihi merkezine almayıp kısaca bilgi vermek adına, yalnızca Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhinin ilk cildinden şu cümleyi eklemekle iktifa edeceğim:
"(...)Mihne devrinde O, 18 ay hapiste kaldı. Ayaklarına zincirler vuruldu. 150 vazifeli kırbaçladı. Dayağın tesiriyle bayılır, ayılınca aynı sorulara maruz kalır, aynı cevabı verirdi. Bu sırada ağır yaralandı, bileği kırıldı, öldürüleceği, hiç ışık olmayan zindana atılacağı tehditleri yapıldı (...) Bişr ibn'ul Hâris : 'Allah, Ahmed'i saf altın olarak çıkacağı bir ateşe atmıştır.' der."
Vasık'ın gerçekten de halifeliği sırasında sol gözünün felce uğramış bir görünümü vardır. Kendini devamlı susuz hissettiren bir hastalığa yakalanmış ve iyileşemeyip 847 yılında yüksek ateşten ölmüş. Beckford’un tarihi bir kişiliği alıp onu mistik bir hikayenin ortasına koymasını başta yadırgamıştım, lakin sonra bu tarz bir kitabı ilk okuyuşum olmadığını fark ettim. Bu yönüyle Bram Stoker’ın Vlad Tepeş’i alıp yüzyıllarca yaşamış bir vampire dönüştürmesini çağrıştırdı bana.
Benim için böyle bir kitabı okumak ilginç bir deneyim oldu açıkçası. Özellikle cehennem tasviri çok etkileyiciydi. Benim bu kitaptaki en etkilendiğim karakter ise şüphesiz Karathis’ti. Zira kitaptaki diğer karakterler gibi rengarenk değildi o, karanlığın, kötülüğün simgesiydi. Vathek gibi kendini şeytana aşama aşama kaptırmamıştı, en başından beri şeytana aitti, en sevdiği odası yer altındaki mahzeniydi, gerçekten tam anlamıyla gotik bir karakterdi.
Nefsin doyumsuzluğunu ve yıkıcılığını anlatan bu eserin yorumunu yazarın öğütleriyle bitirelim;


0 yorum:
Yorum Gönder