27 Temmuz 2026 Pazartesi

Penny Dreadful


    Kalbimde ayrı bir yer edinmiş olan, beni gotik edebiyatla tanıştıran ve ergenlik yıllarımdan beri kitap ve film zevkimi -Tim Burton filmlerini bile geride bırakacak bir kuvvetle- şekillendiren, 2014 yapımı Showtime dizisi Penny Dreadful hakkında konuşacağım.
    
    2015 yılının sonlarıydı. Sürekli yabancı dizi izlediğim bir dönemden geçiyordum. American Horror Story'nin ilk 2 sezonunu izleyip 3. sezonunda sıkılıp yarım bırakmıştım ve Supernatural'ın o zamanlar muhtemelen 10. veya 11. sezonda olan güncel bölümüne henüz yetişmiştim. Bu tarz kasvetli ve karanlık atmosferleri çok beğenmekle beraber tam olarak adını koyamıyordum. Korku öğeleri barındıran başka doğaüstü dizileri araştırmaya koyulduğum zamanlarda  bir gün, "en iyi korku dizileri" adlı bir listede bu yapımı görmemle bana gotik tarzımı keşfettirecek bir döneme kapı aralamış oldum. 

    Evet, dizide gotik edebiyattan ve klasik gotik filmlerden birçok karakterler var: Dorian Gray, Frankenstein ve canavarı, Dracula, Kurtadam, son sezonda kısacık gösterilmiş olsa da Dr. Jekyll vesaire. Bir de ana karakterimiz olan Vanessa Ives (Eva Green) ve Ethan Chandler (Josh Hartnett) var. Bu karakterlerin ortak noktası; bir şekilde toplumun, Tanrı’nın ya da aydınlık tarafın dışına itilmiş olmalarıdır. Penny Dreadful’un asıl kilit noktası da hepsinin ortak yalnızlığını, kırılmışlığını ve bir yere ait olma arzusunu görünür kılmasıdır.

 Bu bir çok gotik kurgu karakterini tek bir yapımda birleştirme fikri bana oldukça özgün gelmişti. Sonra uzun bir dönem en sevdiğim, hatta ölüp bittiğim, fanı olduğum bir dizi oldu benim için. O kadar çok sevmiştim ve bağ kurmuştum ki, bittiği zaman günlüğüme sayfalarca  yazmıştım. 

   Konuya başlamadan evvel bir parantez açıp size "Penny Dreadful"un ne manaya geldiğini açıklamam gerekiyor. Bu tabir on dokuzuncu yüzyıl Viktorya İngiltere'sinde  ucuz fiyata satılan ve tefrika roman olarak yayınlanan korku hikayeleri için kullanılırdı. 1 peniye satıldıkları için "Penny", korkutucu oldukları için ise "Dreadful" denirdi. Biraz "Pulp Fiction" mantığına benzetebiliriz bu açıdan. Bu durumda Penny Dreadful kategorisinde bir çok eser saymak mümkün. Bunların arasında meşhur "Varney the Vampire or the Feast of Blood" ve Tim Burton tarafından beyaz perdeye uyarlanan "Sweeney Todd the Demon Barber of Fleet Street" de yer almakta. Eğer ilginizi çekiyorsa buradaki linkten bu Penny Dreadfulları çevrimiçi olarak okuyabilirsiniz. 

(Van Helsing'in Victor Frankenstein'a Vampir Varney'i verdiği sahne, 1. sezon 6. bölüm)

    On dokuzuncu yüzyılda popülerleşen mühim bir akım, okültizm, dizide gayet önemli bir yer tutuyor. Bilhassa ilk iki sezon yoğun bir şekilde okült öğeler barındırmakta. O dönemde Sanayi Devrimi’nin getirdiği makineleşme ve bilimin dini düşünce üzerindeki sarsıcı etkisi, insanlarda derin bir boşluk yaratmıştı. Bu boşluk da ruh çağırma, astroloji ve gizli ilimleri kapsayan okültizme devasa bir ün kazandırdı. İnsanların görünmeyene, öte aleme ve kehanetlere olan bu merakı, Penny Dreadful’un da merkezinde yer alıyor haliyle. 

    Söz konusu muhtelif gotik karakterlerin nasıl bir bağlamda bir araya geldiğinde bakalım şimdi. Öncelikle ana karakterimiz Eva Green'in oynadığı  Vanessa Ives. Olayların çoğu onun etrafında şekilleniyor. Vanessa, en yakın arkadaşının babası Sir Malcolm Murray ile yaşamakta. İkisi de ailesini kaybetmişler. Tabii bu kaybetmenin nasıl olduğu ve bilhassa Vanessa'nın geçmişi biraz rahatsız edici. Vanessa medyumluk yeteneğine sahip spritüel güçleri olan bir kadın. Murray onun bu güçlerinden faydalanarak kayıp kızını tekrar bulma ümidi içinde. Vanessa da tabii ki çocukluk arkadaşını bulmak adına ona bu yeteneğini sunuyor lakin bu yetenekler her ne kadar faydalı olsa da, Vanessa için ağır bir yük. 

    Dorian Gray ise bildiğimiz gibi ebedi gençlik için ruhunu satmış bir hedonist. Bir gün yolları Vanessa ile kesişiyor ve yakınlaşıyorlar. 

    Victor Frankenstein, evinin bodrumunda bir yaratık yapan asosyal bir bilim insanı. Yaratığı bilinç kazandıkça şiire ilgi duymaya başlıyor ve İngiliz şairden etkilenerek kendine John Clare ismini veriyor. Frankenstein ise veremden ölen bir fahişe olan Brona Croft'un cesedini alarak ilk yaratığına bir eş olması için onu yeniden canlandırıp adını Lily koyuyor. İşler ters gidiyor çünkü Lily başlarda eski hayatını hatırlayamasa da zaman geçtikçe ve hafızası geri döndükçe, yaşadığı acılar ve erkekler tarafından maruz bırakıldığı şiddet de zihninde yeniden canlanıyor. Lily, artık kendisini sahip olunmuş ve yönlendirilmiş bir varlık olarak görmek yerine kendi iradesini ve gücünü keşfetmeye başlıyor. Dorian Gray ile kanlı bir ittifak kuruyorlar. Bu ittifak, Lily’nin kendisini ezen dünyadan intikam alma arzusunun bir tezahürüdür.

    Son sezonda kadroya dahil olan Drakula ile Dr. Jekyll sayesinde iyice renklenmesini beklediğimiz dizi maalesef ani bir kararla iptal edildi ve bilhassa Dr. Jekyll'ın dahil olmasının hiç bir anlamı kalmadı. Maalesef onun gibi muazzam bir edebi figürün potansiyeli neredeyse hiç kullanılamadan harcanmış oldu. Hikayenin alelacele sona erdirilmesi ve bazı konuların öylece havada kalması izleyenleri tam anlamıyla mutmain olmamış bir vaziyette bırakıyor diye düşünüyorum. 

    Hiç unutmuyorum, 3. sezon 8. bölümü izleyeceğim akşam bir baktım ki 9. bölümü de yayınlamışlar. Şaşırdım ama önemsemeyerek iki bölümü de izledim ve nihayetinde ekranda "the end" yazısını görünce hayret ettim, şaşkınlıkla yorumlara bakarken herkesin benim gibi hayretler içinde kaldığını gördüm. Meğerse final yapmışlar. Evet, hiçbir duyuru yapılmadan pat diye bitiriverdiler güzelim diziyi. Bu konudaki hayal kırıklığımı anlata anlata bitiremeyeceğim için uzatmadan sezonlara hızlıca göz atalım. 

    İlk sezon, Viktorya dönemi Londra’sının o kasvetli caddelerine sirayet eden tekinsiz bir sisin ortasında açılıyor. Hikayemiz esasen Sir Malcolm Murray’nin, meçhul yaratıklar tarafından kaçırılan kızı Mina’yı arama çabası etrafında şekilleniyor. 

    Vanessa Ives’ın sahip olduğu mistik ve spritüel yetenekler bu takipte önemli bir yer tutarken, doktor Victor Frankenstein ve Amerikalı silahşör Ethan Chandler ile ekip tamamlanıyor. Bu sezonda her bir karakterin geçmişindeki sırlarla yüzleşmesine şahit oluyoruz. Vanessa’nın malum seans sahnesi ise en tüyler ürpertici performanslarından biri diyebilirim. Dizideki oyunculuklar genel olarak çok iyi olmakla birlikte özellikle Eva Green'in ayrı bir övgüyü hak ettiğini düşünüyorum. Söz konusu seans sahnesini buraya bırakıyorum: 

    Benim gözümde dizinin şüphesiz en doyurucu ve tabiri caizse zirve noktası ikinci sezondur. Bu defa tehdit doğrudan Vanessa’nın ruhunu hedef alan bir cadı meclisinden geliyor. Helen McCrory’nin muazzam canlandırdığı Evelyn Poole karakteri ile atmosfer iyice derinleşiyor. Vanessa’nın Joan Clayton adlı cadı ile birlikte izole bir kulübede yaşadığı dönemler de onun geçmişinden bir bölüme ışık tutuyor. Daha sonra aynı kulübede Ethan ile geçirdiği günler ise bu kasvetli diziye biraz olsun romantizm dozu sağlıyor. Hem görsel hem de ruhi bakımdan en doygun sezondu bence.

    Son sezon ise Ethan’ın geçmişiyle hesaplaşması adına Amerikan Vahşi Batı’sının çorak topraklarına kadar uzanıyor. Drakula’nın Vanessa’yı kendi karanlık hükümdarlığına çekme çabası ve Vanessa’nın ebedi yalnızlıktan kurtulmak adına karanlığı kabul etme noktasına gelmesi sezonun ana konusunu oluşturuyor. 

"All the broken and shunned creatures, someone's got to care for them. Who shall it be if not us?"

    Bu replik; bütün dizinin özeti, adeta ana fikri mahiyetinde. Drakula'nın Vanessa'ya söylediği bu sözlerde bir hamilik iması var, öyle ki ona kendi karanlığını kabul ettirip dünyadaki tüm "ötekilerin" sığınağı olma arzusunu beyan ediyor. Kendisini ve Tanrı tarafından lanetlenmiş tüm yaratıkları "Gece'nin Çocukları" olarak tanımlarken; dünyada acı çeken, kırılmış ve toplum dışına itilmiş ruhları yargılamayan tek yerin karanlık olduğunu savunuyor. Ona göre Vanessa ancak aydınlıkta kalma çabasından sıyrılıp içindeki karanlığı kucaklayarak huzur bulacaktır.

    Müziklere gelecek olursak, dizinin kendisi kadar lirik ve masalsı olan bu besteler yalnızca sahnelerde çalan bir fon müziği olmakla kalmıyor, aynı zamanda yağmurlu bir sonbahar gününde açıp dinleyebileceğiniz bir hoş zaman dostu oluyor adeta.  Abel Korzeniowski gerçekten çok başarılı bir işe imza atmış yani. En beğendiklerimi buraya bırakıyorum. 






    Tüm müzik listesine buradan ulaşabilirsiniz.

    Toparlarsam eğer, Penny Dreadful gotik karakterlerin hepsini bir yerde toplamak gibi özgün fikri ve yoğun melankolisiyle beni adeta başka bir dünyaya götürüyordu. Benim bu yapıma ölüp bitmemin, bittiğinde günlüğümün sayfalarını doldurmamın sebebi de işte bu ruhuydu. Beklenmedik finalinin içimde bıraktığı tatminsizliğe rağmen; kırılmış, dışlanmış ruhların yalnızlığını bu kadar şairane işleyen başka bir yapım daha olmadığı kanaatindeyim. 18 yaşımdaki o coşkulu halimle Penny Dreadful’a beslediğim bu tutkulu hisleri bugün yaşım ilerledikçe aynı yoğunlukta hissetmiyorum belki. Ama yine de onun bende bıraktığı o eşsiz nostaljik his ilk günkü gibi devam ediyor. Eğer hâlâ izlemediyseniz, kesinlikle bir şans vermenizi tavsiye ederim.

0 yorum:

Yorum Gönder