10 Kasım 2025 Pazartesi

Frankenstein - 2025

 

    2025 yılı gotik sinema açısından oldukça semereli bir yıl oldu. Geçtiğimiz günlerde Guillermo del Toro'nun yeni filmi Frankenstein'ın gösterime girmesiyle, Nosferatu ve Drakula ile birlikte bu yılın üçüncü gotik filmi de gelmiş bulunuyor. Ne yazık ki gotik edebiyat yalnızca bu iki eserden ibaretmişçesine yıllardır sürekli Drakula ve Frankenstein filmleri çekiliyor. Bu durum bir noktadan sonra gotik edebiyat hayranlarını bile sıkan bir hal alıyor, öyle ki ben bu yıl çıkan son Drakula filmini izlemeye tenezzül etmedim bile. Bir de 2020 yılında dizisi çıkmıştı yanılmıyorsam, onu da hiç merak etmemiştim çünkü aynı şeylerin ısıtılıp ısıtılıp önümüze konması artık gerçekten rahatsız edici. 
    
    Gotik edebiyat son derece çeşitli ve zengin iken neden sadece bu ikisine ve Operadaki Hayalet'e kafayı takmış durumdalar anlam veremiyorum. Yazılarımda sık sık bundan bahsedip tekrara düştüğümün farkındayım lakin bunu dile getirmekten de kendimi alamıyorum. 

    Bu sitem dolu girizgahtan sonra artık film hakkındaki yorumlarıma geçeyim. Öncelikle beni aşırı derecede etkilemediğini ama kötü de olmadığını söylemekle başlamalıyım. Yani on üzerinden puanlayacak olursam muhtemelen 6 - 6.5 gibi bir puan verirdim. 

    Görsellik, müzik ve oyunculuklar açısından genel itibarıyla tatmin ediciydi. Yalnızca bazı yerlerde yapay zeka kullanımı biraz belli oluyor ve göze batıyor lakin onun haricinde atmosfer iyiydi diyebilirim. Kostümler de güzeldi fakat Elizabeth'in elbiseleri pek yerine göre olmamış bence. Sıradan sahnelerde bile giydirilen kıyafetlerde günlük giysilerden ziyade sanki baloya gidiyormuş gibi aşırı şaşalı bir hava var ve bu durumu oldukça absürt buldum. Oyuncularda ise Jacob Elordi bence Frankenstein'ın yaratığı rolünün hakkını vermiş, diğerleri de aynı şekilde. Mia Goth ise iyi bir oyuncu fakat bu filmde oynadığı karakter biraz saf olduğu için çok da kendini gösterememiş gibi geldi bana.

    Hikaye açısından ise bildiğimiz, her zamanki Frankenstein olmakla beraber rahatsız olduğum bir noktası vardı ki o da Elizabeth ve William karakterlerinin filme hiçbir katkılarının olmamasıydı. Kitabı okuyalı sekiz yıl olduğundan dolayı kitapla çok fazla kıyaslamaya girmeyeceğim fakat şu kadarını söyleyebilirim: eserin orijinal hikayesinde Victor aslında Elizabeth ile evlenme hazırlığı yapıyor iken bu filmde Elizabeth'i Victor'un kardeşi William ile nişanlı yapıp sonra da Victor'u Elizabeth'e aşık edip ikisini flörtleştirmiş olmaları son derece rahatsız ediciydi. Victor önce kardeşinin nişanlısı ile flört ediyor, beraber kelebek avlıyorlar, dans ediyorlar vesaire... Sonrasında ise Elizabeth birden bire tavır değiştirip "Ben seçimimi yaptım!" diyerek Victor'a rest çekiyor. Peki bu fingirdeşmenin filme ne katkısı oldu süreyi uzatmaktan başka? Yani sırf Victor'u sınır tanımayan ahlak yoksunu bir adam gibi göstermek için böyle tuhaf bir iş yapılmasına gerek yoktu bence. 

    Eleştireceğim bir diğer nokta da Frankenstein'ın yaratığının güçlü oluşunun son derece abartılmış olması. Evet kitapta da yaklaşık iki buçuk metre ve kuvvetli bir canavar olarak geçiyor ve filmde de son sahnelere kadar bunu itidalli bir surette tasvir etmişler fakat son sahnelerden birinde canavarın elinde dinamit patlıyor ve bırakın uzuvlarının parçalanmasını, yıkılmıyor bile. Daha sonrasında ise buza saplanmış tonlarca ağırlıktaki  gemiyi tek başına ittirerek hareket ettiriyor. Anlıyorum ölemiyor, çok güçlü vesaire ama her şeyin de bir sınırı var yani, dinamit elinde patlıyor, elinde. O ise hiç zarar görmemiş, öylece olduğu yerde duruyor. Ayrıca yaratığın Victor'u aradığı vakit yanmış malikaneye geri geldiğinde tam da bulması gereken kağıtları bulması ve ne hikmetse o kağıtların sadece kenarlarının yanmış olması da ayrı bir saçmalıktı. 

    Bir de Elizabeth'in saftirik bir ergen gibi davranması olayı var. Şöyle ki, nişanlısı William ile beraber Victor'un yanına geldiklerinde Elizabeth mahzenden sesler duyar, aşağı iner ve zincire vurulmuş yaratığı görür. İlk yaptığı şey ne olur sizce? Hemen çıkıp yukarıdakilere gördüklerini söylemek mi? Dehşete düşüp kaçmak mı? Hayır, yanına yaklaşıp saf saf yaratıkla bakışmak, elini onun vücudunda gezdirmek ve "Kim senin canını yaktı?" diye sormak. Aynen çok gerçekçi. O gece nişanlısı ile birlikte orada kalıyorlar ve Elizabeth geceleyin de yaratığı ziyaret ediyor. Daha sonra Victor ile karşılaşıyorlar ve Elizabeth'in yaratığa gösterdiği ilgiden dolayı Victor yaratığı resmen kıskanıyor. İşin komik tarafı ise Elizabeth'in yaratığa gerçekten aşık olması. Evet filmin sonlarına doğru Victor yanlışlıkla Elizabeth'i vuruyor ve yaratık kızı kucağına alıp götürürken son derece romantik cümleler söylüyor canavara. Yahu iki kere gördüğün bir yaratık o. Tamam anlıyorum metafor yapılıyor, kimsenin görmediği iyi yanını gören nadir insanlardan biri oluyor o kız vesaire de, bunu bu kadar romantize etmeden de mesaj verilebilirdi bence. Üstelik kitapta Elizabeth'i Victor falan vurmuyordu, yaratık Victor'dan intikam almak için düğün günlerinde kızı elleriyle boğuyordu. 

    Frankenstein'ın canavarını bu kadar mağdur yapmaları da olmamış bence. Safha safha içindeki kin ve nefretin büyüyüp intikam ateşiyle yanmaya başlamasını daha nükteli bir surette anlatmak yerine bu kısmı iki buçuk saatlik filmin son yarım saatine sığdırıvermeyi tercih etmişler. Keza Victor'u ahlaksız bir şeytan gibi karikatürize etmektense; tanrıcılık oynamaya çalışan insanın eylemlerinin sonuçlarını, insanın bu dünyadaki anlam arayışını, tanrı-insan ilişkisini ve insanın tanrı tasavvurunu, yaratığın kimse tarafından anlaşılmaması ve hep dışlanması üzerinden ırkçılığı -kitapta olduğu gibi- daha derin bir surette işleyebilirlerdi ama bunun yerine görsel şaşaya odaklanmışlar işte. Yine de canavarın okumayı öğrenip kendini geliştirmesi ve şiirlerle ruhunu beslemesi kısımları bence güzeldi. Bu açıdan bana Penny Dreadful dizisindeki Frankenstein'ın yaratığını, yani dizideki adıyla John Clare'ı hatırlattı. Bu arada Penny Dreadful benim gotik edebiyatı sevdiğimi bana fark ettiren ve ergenliğimde oldukça önemli bir yer edinen çok güzel bir dizidir, henüz izlemediyseniz tavsiye ederim. Onun hakkında bir yazıyı da vakit bulabilirsem yazmayı düşünüyorum. 

    İşte böyle. Guillermo del Toro'nun Frankenstein'ı hakkında genel düşüncelerim bu şekilde. Eleştirdiğim noktalar fazla olsa da genel itibarıyla o steampunk atmosferini beğendiğim için o kadar da kötü olmadığı kanaatindeyim. Bazıları bu filme ölüp bitmişler lakin hayır, sadece Penny Dreadful'un Frankenstein hikayesi bile bence daha başarılıydı. Bu nedenle ortalama bir film diyebiliriz bence buna. Yalnız, eğer Frankenstein hakkında bir şey bilmeyen biri izleyecek olursa sıkılabilir, çoğu gotik film gibi bu da halihazırda konu hakkında bilgisi olan kitleye hitap ediyor. 

    Başta dediğim gibi, bu yıl gerçekten tam bir gotik sinema yılı oldu. Gelecek süreçte bizi bu sefer Eggers'ın yeni filmleri bekliyor olacak. Onları da izleyip fırsat buldukça inşallah yazacağım. Cümlelerime, filmimizin son sahnesinden Lord Byron'dan bir alıntı ile noktayı koymak istiyorum zira filme ve esere en çok yakıştırdığım kısım burası oldu:

“And thus the heart will break, and yet brokenly live on.” 

0 yorum:

Yorum Gönder