10 Aralık 2025 Çarşamba

Drakula Üzerine Küllî Bir İnceleme

 

    Giriş

    Bilindiği gibi Drakula, incelenmek için son derece geniş bir mevzu. Her bir özneyi teker teker yazacak olsam blogda çok fazla yayın kalabalığı yapmak durumunda kalacağım. Bundan dolayı bu yazıda ele alacağım konu üzerine ayrı ayrı dağınık yazılar yazmaktansa daha derli toplu bir surette her şeyi tek bir yazıda toplamamın daha uygun olacağını düşündüm. Yani Drakula'yı tüm yönleriyle ele alacağım bu yazımda yalnızca tarihi ve edebi yönüyle değil, sinema ve müzik gibi popüler kültürdeki yeriyle de inceleyeceğim. Bu sebeple en kapsamlı, muhtemelen en uzun ve en detaylı yayınım bu olacak. 

    Kronolojik sırayla gideceğim için ilk bölümde Vlad Tepeş'ten ve vampir mitinin tarihsel arka planından bahsedeceğim. İkinci bölüm Bram Stoker'ın Drakula'sı ile edebiyata ve ilk dönem sinemaya olan tesirini ihtiva edecek. Son kısımda ise müziğe olan etkisini ve modern dönem vampir filmlerini ele alacağım. İlgilendiğiniz spesifik bir konu var ise ilgili bölüme gidebilmeniz için başlamadan öncesine bir fihrist ekleyeceğim. Girizgahımızı yaptığımıza göre meseleye başlayabiliriz. 


    Fihrist:

I.  Tarihsel Arka Plan 

-Doğu Avrupa'da Vampir Miti
-Vlad Tepeş (Kazıklı Voyvoda) Kimdir?

II. Bram Stoker ve Drakula'nın Edebi Okuması

-Drakula'nın Yazıldığı Dönemde Viktoryan Ahlakı
-Bram Stoker
-Romanın Kısa Analizi
-Nosferatu ve Beyaz Perdeye İlk Uyarlamalar

III. Drakula'nın Romantize Edilmesi

-Christopher Lee ve Hammer Serisi
-Coppola'nın Versiyonu ile Romantik Aşık Drakula
-Bela Lugosi Öldü, Post-Punk Doğdu


I. Tarihsel Arka Plan


Doğu Avrupa'da Vampir Miti

    En meşhur vampir hakkında yazıyorsak madem, evvela vampirin ne olduğuna ve nereden neşet ettiğine dair açıklamalar yapmak iktiza etmektedir. Elbette her millette mezarlarından kalkan birtakım folklor öğeleri var denilebilir fakat ben burada spesifik olarak vampirlerden bahsedeceğim için daha sınırlı bir alanı zikretmiş olacağım. 

    İlk olarak vampir kelimesini ele alalım, etimolojisi nedir? Sırpça'dan gelen vampir kelimesi nihai köken olarak 11-13. yüzyıllarda Tatar ve Rus halk inancı ve mitolojisinde "Upyr" denilen bir varlığa dayanmaktadır. Upyr kelimesi Tatarca "Ubır"dan Slav dillerine geçmiş ve oradan da değişerek vampir formunu almıştır. Upir, yani bir başka adıyla Obur, adından da anlaşılacağı üzere oburdur, ne bulursa yediği için bunların mezarlarına çivi çakılır ve bildiğimiz vampir manasında kullanılır. Çıkış noktası itibarıyla bu kelimenin aslında Türkî dillerden türemiş olması da ilk duyduğumda beni oldukça şaşırtmıştı.

    Balkanlar (özellikle Sırbistan, Bulgaristan, Romanya ve Ukrayna) bu mitin en yoğun görüldüğü coğrafyalardı; burada vampir, modern kültürdeki aristokrat figürden farklı olarak şişkin, kanlı ağızlı, taze görünümlü bir “mezarından geri dönen ölü” şeklinde tasavvur edilirdi. Bu tasvir, geçmişte ölüm sonrası çürüme emarelerinin yanlış yorumlanması ve veba gibi salgınların açıklanamaması gibi tıbbî bilgi eksikliklerinden kaynaklanıyordu. İnsanlar buna o kadar inanıyorlardı ki, 18. yüzyılda Habsburg topraklarında resmî vampir incelemelerinin yapılmasına varan büyük bir vampir paniği yaşanmış, mezarlar açılmış ve cesetlere birtakım müdahaleler bile yapılmıştı. Folklorda vampirden korunmak için hepimizin filmlerden aşina olduğu; göğse kazık çakma, cesedi yakma, ağıza taş veya tuz yerleştirme, demir çiviler kullanma gibi ritüeller yaygın biçimde belgelenmiş gerçek uygulamalardı. (Bu konuda daha detaylı araştırma yapmak isteyenler "New England Vampire Panic" diye aratarak okumalar yapabilirler.)

    Bu başlıktaki konuyu kapatmadan evvel, eğer folklore ve bu tarz eski halk hikayelerine ilgi duyuyorsanız size bir öneri olarak Youtube'da Son Gulyabaninin Yeri adlı kanalı söyleyebilirim, gerek Drakula hakkında gerek eski inanışlar ve korku hikayeleri hakkında oldukça ilginç ve eğlenceli içerikler bulabilirsiniz.


Vlad Tepeş (Kazıklı Voyvoda) Kimdir?


    

    Kazıklı Voyvoda, asıl adıyla III. Vlad ya da Vlad Tepeş, 15. yüzyılda Eflak (günümüzde Romanya sınırları içinde) prensliği yapmış bir hükümdardır. Acımasız yöntemleriyle tanınan Vlad, özellikle düşmanlarını kazığa oturtarak infaz etmesiyle ün kazanmıştır. Bu vahşi yöntem nedeniyle Ona "Kazıklı Voyvoda" adı verilmiştir. Tarihteki bu karanlık ünü, sonradan Bram Stoker’ın mezkur romanına da ilham kaynağı olmuştur.

    Stoker, roman kahramanına "Drakula" adını verirken, Vlad Tepeş’in babasının unvanı olan "Dracul"dan (Ejderha anlamına gelir) etkilenmiştir. Vlad, "Dracula" yani "Dracul’un oğlu" olarak anılmıştır. Stoker, Vlad’ın tarihteki kanlı ününe dayanarak Drakula'yı yazmıştır lakin romanındaki karakteri birebir Vlad Tepeş değil; daha ziyade onun ismi ve korkunç şöhretinden ilham alınarak yaratılmış bir vampir figürüdür.

    Vlad ise, Osmanlı sarayında rehine olarak yetişmiş ve Osmanlı desteğiyle Eflak Prensi olmuştur; ancak tahta çıktıktan sonra Osmanlı’ya başkaldırmış ve özellikle Osmanlı elçilerine karşı uyguladığı vahşetle tanınmıştır. En bilinen olaylardan biri, Vlad’ın Osmanlı elçilerini sırf başlarını eğmediler diye kazığa oturtmasıdır. Bu tür acımasız yöntemleri nedeniyle "Kazıklı Voyvoda" adını almıştır. Fatih Sultan Mehmet, bu tehdit ve ihanet karşısında 1462 yılında Eflak Seferi'ni düzenlemiş, Vlad ise gerilla savaşıyla direniş göstermiştir. Ancak Osmanlı ordusunun gücü karşısında tutunamayan Vlad, kaçmak zorunda kalmış ve sonunda Macarların eline düşerek hapsedilmiştir. Aşağıda Theodor Aman tarafından yapılan "Kazıklı Voyvoda ve Türk Elçiler" adlı tabloyu görüyorsunuz. Resimde Vlad'ın, Osmanlı elçilerinin sarıklarını başlarına çivilemesinin tasvir edildiği söyleniyor.

    Osmanlı kaynaklarında Eflak seferinin nasıl geçtiğine dair biraz detay verelim. Tevarih-i Ali Osman'da II. Mehmed'in seferlerinin anlatıldığı sayfalarda bu konuya dair şu cümlelere yer verilir: "...Hicretün 865 yılında gine Eflak vilayetine sefer itdi. Tuna'ı geçdi. Tırakul oglı Kazuklu yüze yüz gelüb geceyle dün baskunın itdi. Zafer bulamayub kaçdı, gine kendi çerisi helak oldı, kendi yalnuz kaldı. İlin vilayetin koyup Engürüs vilayetine vardı. Ahir Engürüs kıralı Kazuklu'yı helak itdi. Sultan Mehmed Eflak iline Kazuklu'nun kardaşını beğ dikdi..."  Neşri tarihinde ise Kitab-ı Cihannüma'da hikaye şöyle anlatılır: 

    
"Hikâyet-i Gazâ-yı Eflak 

 


    Rivayet olunur-ki, çünki Sultan Mehmed Trabzon seferinden İstanbul’a geldi, İshak paşa dahi Edirne’den İstanbul’a geldi. Etrafın elçileri gelmeğe başladı. İshak Paşa Eflak oğlu’ndan şikâyet etti. Andan sonra Eflak oğlun’dan dahi elçi geldi. Elçisine elçi koşup, Eflak-oğlu’nu Kapı’ya davet ettiler. Varan elçiye öyle cevap verdi-kim, “Bu benim vilâyetim bana doğru değildir. Eğer ben bu memleketten çıkıp anda varırsam Ungurus Beyini getirip beylerler. Memleket elden  çıkar. Amma Padişahtan ümidim oldur-kim, uc beylerinden birini Tuna kenarına göndere. Ol gelen uc beyi bu vilâyeti bekliye. Ben devlet eşiğine varıp, yüz süreyim. dedi.
    Hünkâr bu kâfirin hilesini bilmeyip, sözüne itimad edip Çakırcı-başı Hamza Beyi, (Niğebolu Sancak-beyiydi) anda gönderdi. Tuna muhkem donmuştu. Çakırcı-başı varıp Tuna kenarına kondu. Bunlar bir tarafta gafilken Dırakula oğlu Kazıklı Voyvoda dedikleri mel'un, nısful-leylde buzdan geçip Hamza Beyin üzerine şebhûn eyledi, Hayli bari Müslümanlar helâk edip, Hamza Beyi tutup ve Yunus Beyi şehit ettiler. Andan sonra bir kaç yerden kâfir geçip, il urup nice haramzadelikler ettiler. Andan Hamza Beyin başını kesip Ungurus kıralına gönderip eyitdi: “ Ben Türk’le adüv oldum, bilmiş ol„ dedi. Bu kâfirin Hünkarla düşman olduğunu cemi' âlem bildiler.
    El-kıssa: Hünkâr bildi-kim ol melun kâfirin bunun gibi hileleri var. Andan Padişah-ı İslâm dahi askerini cem' edip niyyet-i gazâ deyip yürüyüp Tuna’yı geçip, Eflak vilâyetine girip cemi Eflak’ın vilâyeti halkı gelip taptılar. Amma Kazıklı Voyvoda belirsiz oldu. Andan Padişah-ı âlem-penah bir zaman vilâyet-i Eflak’ da yürüdü. Nâgâh bir gece bir taraftan bir guluv belürdi. Padişahın gazi kulları hazırdı. Heman gördüler-kim, gavga peyda oldu. Padişah ve asker Kazıklı Voyvoda ’nın şebhun ettiğün bildiler. Asla hareket etmeyüp durdular. Tâ-kim, kâfirler orduya gelip araya girdiler. Hemen gaziler, bu kez tekbir getirip, bu gelen kâfirlere kılıç koydular. Bir veçhile kırdılar-kim, kâfirin yarısı kalmadı. Kazıklı Voyvoda başını güçle kurtardı. Sabah olunca Ali Beyi ardınca gönderdiler. Ol leşker-kim Kazıklı Voyvoda ile gelmişlerdi; ölmeyeni gelüp Hünkârın ayağına döküldü. Kendilerini esirliğe teslim etdiler. Ve Kazıklı’nın bir küçük karındaşı var-idi. Padişah yanında olurdu, Eflak’ın beyliğini ana verip, yoldaş koştu. Andan Hünkâr Eflak’dan ihtiyar ettiği nesneleri alup, dönüp yine tahtına geldi. Ve bu gazâ hicretin sekiz yüz altmış altısında vaki' oldu."

    Başka yabancı kaynaklarda ise Vlad'ın II. Mehmed ve askerlerine şevklerini bozup yıldırmak için hususen bir kazıklı orman hazırladığı ve bu ormanda on binlerce insanın ve en yüksek kazıklarda da Türk elçilerin kazığa oturtulmış bir şekilde özenle dizildiği, bunu gören II. Mehmed'in soğukkanlılığını koruduğunu fakat askerlerin derinden etkilendiği de rivayet edilmektedir. O dönemlerde yaşayan Bizanslı tarihçi Laonikos Chalkokondyles'in Türklerin Genel Tarihi isimli bölümünde bu konuda şu cümlelere yer verilir: 
    "(Mehmed) İçeri girdiği zaman, büyük yol boyunca çakılmış kazıklara vurulmuş cesetler arasında elçilerini buldu. Bu olay onun öfkesini ve acısını yeniledi. Onları kazıklardan indirtti ve defnettirdi, yaklaşık bir buçuk fersah (3 km) kadar ilerledi ve orada, Vlad’ın öz halkına karşı gerçekleştirdiği kıyımla karşılaştı. Kıyımın manzarasını uzaktan bile görmek korkunç ve dehşet vericiydi. Her taraftan az çok görülebilen, uzunluğu bir, genişliği rahat yarım fersah olan meydanda; sallanan darağaçları, kazıklar, işkence çarkları ve kutsal ağaç olarak dikilmiş yüksek çarmıhlar; hepsi de acımasızca şehit edilmiş insan bedenleriyle dolu; çirkinleşmiş suratlarındaki korku ifadesinden çektikleri acı ve işkencenin büyüklüğünün izleri ve nasıl bir ölümü yaşadıkları hâlâ anlaşılabilmekteydi. Bu insanların sayısının yirmi binden az olmadığı hesaplandığında, manzara çok daha korkunç ve iğrenç hâle gelmekteydi. Annelerinin yanında infaz edilmiş yeni doğmuş bebekler de vardı. Kadınlar boğulmuşlar veya hâlâ meydanda asılıydılar. Ve bir sürü gibi gökyüzünü karanlığa boğan ve kaplayan yırtıcı kuşlar, cesetlerin karın boşluklarını deşerek döktükleri iç organları yırtıp parçalayarak yiyorlardı."
    

    Şaşırtıcı bir şekilde son zamanlarda bu vahşi, kana susamış, "mel'un kafir" adamla ilgili övgü dolu içerikler ve editler vesaire görmekteyim. Hadi Romanyalılar tamam da bizim insanımızın da cahilane bir surette bu editleri paylaşması beni bir bakıma yaralamakta. Umuyorum ki Kont Drakula ile Kazıklı Voyvoda arasındaki farkı bilmiyorlar ve bu tarihi gerçeklerden bihaberler. Yok eğer gerçekten bilerek Kazıklı ile ilgili hayranlık içeren görseller paylaşıyorlarsa o zaman durum vahim. Geçmişte insanımıza bu kadar işkenceler çektiren bir canavar hakkında zerre kadar olumlu bir his beslemememiz ve şakayla bile olsa bu içerikleri paylaşmama konusunda, onca verilen şehitlerimizin anısına, hassasiyet göstermemiz gerekiyor. 

    Vlad hakkında tarihsel bilgilerle daha fazla detaylarda boğulmak ve konuyu saptırmak istemediğim için bu tafsilatlı meseleyi burada istemeyerek de olsa kısa kesmek durumundayım zira bizim bahsimiz hayal ürünü olan vampir Drakula'dır ve onun da tarihteki bu vahşi adamdan az bir miktar esinlenilmesinden başka Vlad'la bir alakası bulunmamaktadır. Bundan dolayı eğer bu hususta daha fazla ileri okumalar yapmak isterseniz bahsi geçen eserlere yönelebilir veya makale ve tezlere başvurabilirsiniz. Buradan sonra artık asıl konumuz olan vampir Kont Drakula'ya dönebiliriz.




II. Bram Stoker ve Drakula'nın Edebi Okuması



Drakula'nın Yazıldığı Dönemde Viktoryan Ahlakı

    On dokuzuncu yüzyılın son yarısı İngiltere'den ortaya çıkan katı bir ahlak anlayışı çevresini tesiri altına almıştı. İsmini 1837 yılında tahta geçen Kraliçe Viktorya'dan alan bu etki, aşırı sıkı uygulanan ahlak ve iffet kavramları ile kendine yer bulmuştur tarihte. Kadınların iffetli olması son derece önemliydi. Viktorya dönemi elbiselerine bakın, günümüz filmlerinde gösterilenin aksine son derece edepli elbiseler göreceksiniz. O kadar şiddetli bir katılıktan bahsediyoruz ki, "kadın bacaklarına benziyor" gerekçesi ile piyano ayaklarının bile örtüldüğü bir zihniyet söz konusu. Ahlaka ve iffetli oluşa yönelik bu çarpık bakış açısı doğal olarak içinde büyük çelişkiler ve ikiyüzlülükler de barındırmaktaydı. Bu ikiyüzlülüklere müteallik olarak da bir başka gotik roman olan The Monk'u okumanızı tavsiye ederim. (Viktorya ahlakını ise Tim Burton, Corpse Bride'da güzel yansıtmış.)

    İşte bu şiddetle bastırılmış duygular ve mantıklı bir şekilde temellendirilememiş ahlak, en nihayetinde Drakula gibi erotik metaforlarla dolu eserleri meyve verecekti. Mantıklı bir şekilde temellendirmek dedim çünkü bundan kastım biraz da Katolik Hıristiyanların acı çekmekten tuhaf bir şekilde sevap kazanma dertlerinde olmalarını hatırlatıyor bana bu durum. Hani o dikenli taçları takarak ve kendilerine fiziksel şiddet uygulayarak yaptıkları ritüeller ve neredeyse kendi haklarını savunmamayı öğütleyen ilginç öğretileri gibi, veya rahiplerin ve rahibelerin evlenmelerinin bile yasak olması gibi. Bunlar mantıksızlıklar silsilesi ve ahlak dediğimiz kavramın özü ve nüvesi ile uzaktan yakından alakasız şeyler oldukları için, siz eğer ahlak anlayışınızı makul bir zemine oturtmazsanız ve sistemleştirmezseniz toplumuz içten içe yozlaşır çünkü orada samimi ve ihlaslı fertlerden bahsedilemez. 

    Bu tarz zihniyetleri kendi hayatımda bile müşahede ediyorum. Günah olduğunu düşünerek evlerine televizyon almayan fakat sosyal medyada aktif olan çok fazla tanıdığım var. İster istemez samimiyet ve ihlas sorgulanıyor o noktada. Böyle bir hayat tarzı olduğunu tahmin ettiğim bir gençle tanışmak isteyip istemeyeceğim soruldu bana bir hafta önce. Muhtemelen, geçen ay bir tercüme için bulunduğum bir ortamda kendisi de tercümanlık yapan bu genç beni orada görüp beğenmiş olmalı. Ben de onu beğenmiştim doğrusu. Yurtdışında eğitim almış, farklı ülkelerde vazife yapmış ve kendini çok geliştirmiş fazlasıyla kültürlü biri olmasına rağmen, evlilik şartlarını okuduğumda tıpkı bahsettiğim Corpse Bride filmindeki Viktoryan anlayışı gibi katı ve sarsılmaz maddelerle karşılaştım. Bu durum beni de şaşırttı tabii. Bu kadar eğitimli olup da nasıl bu kadar fanatik olabilir bir insan diye düşündüm. İşte böyle baskılayıcı bir çevrede büyüyüp yetişen insanların "normal" algısı bu olduğu için eğitim seviyesi ne olursa olsun, çocukluğundan beri benliğine kodlanmış olan bu sınırları aşamıyorlar, aşmayı tercih de etmiyorlar.

    Nihayetinde Drakula da böyle sarsılmaz ahlakçı bir ortamın içine doğmuş bir kitap olarak bastırılmış birçok meselenin sembollerle açığa çıkması durumu söz konusu. Bundan mütevellit içinde bol miktarda cinsel metafor ve eleştiri ihtiva etmekte. Başta dediğimiz, kadınların iffetini kaybedeceğine dair duyulan korkunun tezahürü, kitapta kendilerini Drakula'ya teslim eden kızlar olarak karışımıza çıkıyor. Kızlar ona teslim olarak bir nevi masumiyetlerini kaybedip "kötü" kadına, yani vampire dönüşüyorlar.


Bram Stoker

   Buraya kadar verdiğimiz genel bilgilerden sonra kitabımızın yazarına geldi sıra. Bram Stoker, tam adıyla Abraham Stoker, 8 Kasım 1847’de Dublin’de doğmuş İrlandalı bir yazardır. Çocukluğunun ilk yıllarında ciddi bir hastalık nedeniyle yedi yaşına kadar yürüyemeyecek kadar güçsüz olan Stoker, bu dönemi hayal gücünü geliştiren bir süreç olarak tanımlar. Sağlığı düzeldikten sonra oldukça başarılı bir öğrenci olur ve Trinity College Dublin’de matematik eğitimi alarak 1870’te mezun olur. Bu yıllarda yalnızca akademik olarak değil, atletizm alanında da ün kazanır. Üniversite sonrası Dublin’de kamu hizmeti görevlisi olarak çalışmaya başlar; bir yandan da edebiyatla ilgilenerek Dublin Evening Mail gazetesinde tiyatro eleştirileri yazar. Ünlü aktör Henry Irving hakkında yazdığı müspet bir eleştirinin ardından onunla tanışır ve bu tanışma, Stoker’ın hayatını tamamen değiştirir.

    1878’de Londra’ya taşınan Stoker, Irving’in sahibi olduğu Lyceum Theatre’da yönetici olarak çalışmaya başlar ve yaklaşık yirmi yedi yıl boyunca tiyatronun idari işlerini yürütür. Bu süreç, Stoker’ın dönemin entelektüel çevreleriyle yakın bağlar kurmasını sağlar; Oscar Wilde, Arthur Conan Doyle ve James Whistler gibi önemli isimlerle ilişkileri bu dönemde gelişir. Tiyatrodaki yoğun çalışma temposuna rağmen yazmayı hiç bırakmayan Stoker, çok sayıda roman, hikâye ve makale kaleme alır. Ancak bu eserlerin hiçbiri Dracula kadar ses getirmez. Dracula için yaptığı araştırmalar oldukça derindir; Balkan folklor geleneklerinden Orta Avrupa vampir mitlerine kadar geniş bir kaynak yelpazesinden yararlanır.

    Stoker, hayatı boyunca çalışkan ve üretken bir yazar olarak tanınsa da, eserlerinin büyük bölümü kendi döneminde sınırlı ilgi görmüş; Dracula ise özellikle Stoker’ın 20 Nisan 1912’deki ölümünden sonra dünya çapında bir fenomene dönüşmüştür. Ölüm nedeni resmî kayıtlarda “çoklu felç” olarak geçer ve bunun bir dizi inme sonucu oluştuğu düşünülür. 

Roman'ın Kısa Analizi

    Romanımız çok sesli bir anlatım ile karakterlerin mektupları ile ilerleyerek okuyucunun merakını ve gerilimi diri tutar. Bunun yanında hikayenin altındaki birden fazla manaları belli başlı katmanlar halinde alt başlıklara ayırarak inceleyeceğiz.

        a) Bilim-Doğaüstü Çatışması: Romanda en bariz olan ve en üst katmanda olan yorum tabii ki her gotik edebiyat eserinde olduğu gibi gelişen bilime ve teknolojiye karşı duyulan korkunun tezahürü ve geçmiş batıl inançlara tutunma refleksidir. Bu bağlamda modern dünyanın sembolü Dr. Seward'ın karşısında bilgili ama çürümüş  Drakula; geçmişin, köklerin ve köhnemiş karanlığın sembolüdür. Van Helsing ise bu iki dünyayı birleştirerek bu tehdidi çözmeye çalışmaktadır. Sonuç olarak Seward'ın yöntemleri Drakula'nın karşısında çaresiz kalmakta ve bu da bize üstte bahsettiğim "bilimin çaresiz kalması" temasını veriyor. 

        b) Bastırılan Cinsellik: Drakula’nın saldırılarındaki kadının boynundan kan emme, genç kadınların ‘arzuya teslim olması’ gibi erotik imalar; yukarıdaki başlıkta da bahsettiğimiz gibi o dönem için oldukça cesur metaforlardır. Lucy’nin dönüşümü, “ahlâkı zayıf genç kadının çöküşü” olarak okunur. Mina ise “erdemli, akıllı, eğitimli kadın” arketipidir ve romanda ‘ahlâkın kurtuluşu’ işlevini görür. Bu Viktorya ahlakı hususunda ayrı bir başlıkta açıklama yaptığımızdan dolayı bu kadarıyla iktifa ediyoruz.

        c) Batı'nın Doğu'ya Bakışı: Drakula, “geri kalmış Doğu’nun çürümüş, ilkel, tehlikeli gücünün Batı’ya sızması” korkusunu temsil eder. Drakula'nın rahatsız ediciliği aslında doğudan batıya gelen ilkel insanın rahatsız ediciliğidir. Bu, dönemin emperyalist zihniyetinin gölgesini taşır.

    Aşağıdaki videoda Drakula'ya dair kapsamlı bir içerik çıkarılmış, ben şahsen bu adamın videolarını çok severek takip ediyorum sizlere de şiddetle tavsiye ediyorum. Bu bahsettiğim seri ise altı bölümlük, dileyenler buradan izleyebilirler: A Guide to Bram Stoker's Dracula - Summary & Biography - Ep.1


Nosferatu ve Beyaz Perdeye İlk Uyarlamalar

 Daha önce Nosferatu 1922 yazımda da bahsettiğim üzere Drakula'nın sinemaya ilk uyarlamasının isminin Drakula olmaması ve karakterlerin de isimlerinin başka olmasının sebebi telif hakları ile ilgili bir sıkıntıydı. İsimler tamamen değişmiş olsa da senaryo tıpkısıydı. Tek fark, Kont Orlok'un Kont Drakula'nın aksine kemirgen bir yaratık gibi tasvir edilmesiydi. 

     O dönemde filmcilikte yükselişte olan Alman ekspresyonizmi, Dr. Caligari'nin Muayenehanesi ve Nosferatu ile birlikte en güzel örneklerinden birini veriyordu. Bu akım Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra savaştan çıkan her toplum gibi, oldukça karanlık bir ruh haline bürünmüş bir şekilde tezahür eder Almanya'dan. Alman ekspresyonizmi dediğimiz şeyi The Man Who Laughs'da da anlatmış olduğum üzere, sert kontrastlar ile absurd ve çarpıtılmış mekan/arka plan tasarımları ile genelde sahnedeki işlenen olayın izleyicide uyandırılmak istenen duygusal durumunun tezahürünün bir nevi tasviridir diye özetleyebiliriz. 

     Alman Ekspresyonizmi iki önemli film türünü derinden tesiri altında bırakmıştır: Film Noir ve Korku. Konumuz korku olduğundan dolayı Nosferatu özelinde konuşacak olursak, bilhassa ışık ve gölgenin ustaca kullanımı ile yaratılan bu yüksek kontrastlar o dönemde filmi sinema salonunda tecrübe eden izleyicinin zihninde derinden iz bırakıyordu. O zamanlar için Kont Orlok (veya mesela Lon Chaney'nin karakterleri) gibi dehşet verici bir yaratık tasviri son derece tüyler ürpertici ve sarsıcı bir şeydi. Zaten çok korkunç bir yaratık varken bir de senaryonun bu denli karanlık olması, tabutlar, ölümler, sıçanlar, akıl hastanesinden kaçan deliler, bilinmeyen bir alfabe ile yazılmış mektuplar, uyur gezer olarak balkon korkuluğunda yürüyen Ellen... Bunları görsel tekniklerde kullanılan sert karşıtlıklar ile birleştirince o zamanda yaşayan bir insan için ne kadar çarpıcı olduğunu siz hesap edin. Nosferatu hakkında bu blogda zaten çok yazdığım için burada kısa kesip bu konu hakkında daha da bilgilenmek isterseniz diye şu video linkini bırakıyorum: German Film, Murnau

    Sırada ise tahmin edebileceğiniz gibi Bela Lugosi'nin versiyonu olan Tod Browning'in yönettiği 1931 tarihli Dracula geliyor. Nosferatu'da yaşanan intihal olayları sebebiyle eserin telif haklarını satın alan Universal Studios, şöhreti on yıllarca sürecek çok önemli bir yapımı ortaya çıkarmış olacaktı ve Drakula rolü için ilk önce 1925'teki Operadaki Hayalet'ten bildiğimiz Lon Chaney, daha sonra 1928'deki Gülen Adam filminde ve 1920 tarihli Dr. Caligari'nin Muayenehanesi'nde başrol olan Conrad Veidt düşünülmüştü. Bu iki isim, birinin İngilizcesinin sesli film için yeterli olmaması ve diğerinin de o sırada başka bir stüdyo ile sözleşmesi olmasından dolayı Drakula olamadılar ve böylece rol Bela Lugosi'ye kaldı. 

    Filmin girişinde kullanılan müzik Kuğu Gölü Balesinin en meşhur kısmı idi. Evet yanlış duymadınız, korkunç bir vampir filminde Kuğu Gölü Balesi çalındı ama bence son derece zarif durmuş ve dönemin ruhunu çok güzel yansıtmış zira o zamanlarda korku filmleri, hatta genel olarak sinema, daha emekleme evresindeydi ve bizim aşina olduğumuz o korku filmlerine has arka plan müzikleri ve ses efektleri henüz ortada yoktu. Bu açıdan düşününce bence gayet güzel bir hava kattığını söylemeliyim. Bunun yanında 1931 versiyonu şiddetten o kadar uzak bir filmdir ki, bırakın filmde bir damla kan göstermeyi, Drakula'nın sivri dişleri bile gösterilmemiştir. 

    Müziklerinden bahsetmişken 1998 yılındaki Philip Glass besteli versiyona değinmeden geçmek kabul edilemez bir ayıp olur. Bildiğiniz gibi Philip Glass, Koyaanisqatsi'nin ve Truman Show'un da müziklerini besteleyen kişidir. 1998 yılında Philip Glass, Drakula'nın her sahnesi için klasik tarzda besteler yapar ve bunlar da Kronos Quartet tarafından seslendirilir. Bu versiyonu da hakeza benim en sevdiklerimden biridir. Bilhassa Van Helsing ile Drakula'nın yüzleştikleri o meşhur sahnede arkada çalan müziği o kadar çok beğenirdim ki, müziği tek başına dinlemek yerine doğrudan doğruya sahnenin kendisini sürekli dinlemekten ötürü repliklerin hepsini noktasına virgülüne kadar ezberlemiştim. Sahnenin orijinali ve Philip Glass dokunuşlu halini aşağıya bırakıyorum, buradaki linkten de tüm parçaları dinleyebilirsiniz: Philip Glass - Dracula






   Bir sonraki Drakula filmimiz ise dünyada çok bilinmeyen fakat bizim için önemli olan 1953 tarihli Drakula İstanbul'da filmidir. Evet biz de ta 1953 yılında o zamanki imkanlarımızla bir Drakula filmi çekmişiz ve benim için onun yeri ayrıdır, zira daha önce hiç "Allah rahatlık versin" diyerek yatağına çekilen bir Drakula görmemiştim ve hayal etmemiştim ama aslında bu izlediğim anda çok şirin bulduğum bir şeydi. Ayrıca bu filmde çok hoş bulduğum bir diğer detay ise haç gibi hristiyanlık ögelerini filmden atıp onun yerine muska, tılsım gibi simgeler eklemeleriydi. Yani Drakula'yı bir nevi kendi kültürümüze uyarlayarak çekmişiz. Bunun aynısını bir Japon Drakula filmi olan Lake of Dracula'da Japonlar da yapmış, kendi kültürlerine uymayan ögeleri filmden tamamen atarak veyahut kendilerine adapte ederek uyarlamışlardı. Bizim filme dönecek olursak, o tarihe kadar Drakula'nın bir kuleye tırmanma sahnesinin ilk defa gösterildiği filmdir bizimki. Aynı zamanda bazı sahnelerde sis oluşturmak için bir sürü adam kamera arkasında sigara içip dumanını üflemiş ve sisli sahneler bu şekilde çekilmiş. Gerçekten o anı bir hayal edin, bir oda dolusu adamın sis efekti vermek için canhıraş bir şekilde sigaralarını çekip dumanı üfledikleri anı. Aklıma geldikçe gülerim, çok hoş bir anı bence. 




III. Drakula'nın Romantize Edilmesi 


Christopher Lee ve Hammer Serisi

    Bu noktadan itibaren artık sinemada vampir konusunda yepyeni bir sayfa açan bir seri olan Hammer versiyonu Christopher Lee'li Drakula'ya geçiyoruz ki bu Drakula'nın diğerlerinden farkı; bu serinin filmlerinin artık renkli olması itibariyle ve daha fazla kan ve vahşetin açıkça gösterilmesi ve Lee'nin kıpkırmızı lensleri, ciddi duruşu, neredeyse iki metre boyu ve yere kadar inen uzun pelerini ile taşıdığı yoğun erotik imajıdır. Bu seride Drakula artık kitapta olduğu gibi erotik öğeler barındırır fakat tabii ki apaçık şekilde değil lakin ekseri itibariyle kadın olan izleyicilerini etkilemeye yönelik biçimde üstü kapalı bir surette işlenir bu simgeler. Şimdiye kadarki filmlerde görmediğimiz ama kitapta yer alan; Drakula'nın kendi göğsünde bir kesik açıp Mina'ya ordan kanını emdirdiği sahne olsun, diğer tüm kan emme ve vampire dönüştürme sahneleri olsun, kitapta olduğu gibi cinsel bir alt metin taşımaktadırlar ve beyaz perdede ve bilhassa renkli bir Drakula filminde bu sahnelerin erotizmi biraz daha ön plana çıkarılacak şekilde çekildiği vakit -ve eğer bunun için oldukça karizmatik bir oyuncu seçilmiş ise- filmimiz özellikle kadınlar tarafından çokça rağbet görecektir. Çünkü: bastırılmış cinsellik. 

    Bir keresinde Christopher Lee'nin Drakula'sı için "Mr. Steal-your-wife" diyeni görmüştüm, buna çok güldüm ve gayet haklı buldum çünkü bu film serisinde ilginçtir ki, Lee'nin Drakula'sı ne zaman bir adamdan hoşnutsuz olsa gidip karısını emerek vampir yapıyor. Gerçekten tam da yukarıdaki sıfatı hak ediyor yani. 

    Hammer versiyonunda 1958'de başlayıp 1973'e kadar devam eden toplam 7 filmlik bu seri için muhtemelen "alt tarafı başı sonu her şeyi belli olan bir senaryo için nasıl 7 tane film çıkabiliyor?" diye düşüneceksinizdir, tabii ki şunu söylemek lazım, ilk film haricinde konu kitaptan bir hayli saptırılmış. Gerçi ilk film de kitaba çok sadık değil fakat süregelen filmler her seferinde Drakula'nın ölümü ile bitiyor ve ardından gelende birilerinin büyü yaparak bir şekilde Drakula'yı diriltmesi üzerine olaylar gelişiyor ve sonra tekrar ölüyor. Doğal olarak ikinci filmden itibaren hepsi tamamen bambaşka kurgular oluyor. 

    İçinde Chrisopher Lee'nin bilfiil yer aldığı Hammer çıkışlı filmler kronolojik sıra ile şu şekildedir: Horror of Dracula (1958), Dracula: Prince of Darkness (1966), Dracula Has Risen from the Grave (1968), Taste the Blood of Dracula (1970), Scars of Dracula (1970), Dracula A.D. (1972), Satanic Rites of Dracula (1973)

    Yukarıdaki filmlere ek olarak içlerinde Lee'nin bizzat olmadığı ama seriye dahil olan iki film ve bir de seriden ayrı olarak münferit bir şekilde yapılmış kitaba daha sadık, Lee'nin yine Drakula rolünde bulunduğu bir de Count Dracula (1970) filmi bulunmakta. Yani, Fransız komedi-korku türünde olan Dracula and Son filmini de sayarsak, Christopher Lee'nin Drakula olduğu toplam 9 film var. Bunlardan özellikle 1966 yılındaki Prince of Darkness hakkında şunu anlatmak istiyorum, bundan aylar önce bir gece anneannemle otururken konu eski korku filmlerine geldi. Kendisinin de 13-14 yaşlarında iken Sivas'tan İstanbul'a gelmeden önceki zamanlarda ağabeyi ile birlikte karlı bir günde bir sinemada (Omay Sineması ya da Esen Sineması imiş) korkunç bir film izlediklerini ve çok korktuğunu söyledi. Çok merak ettim acaba bildiğim bir film miydi diye ve sinemaya gittiği tarihi düşündüm, 1967 veya 1968 olmalıydı. İzlediği filmin siyah beyaz mı yoksa renkli mi olduğunu sordum, renkli dedi. Hemen Prince of Darkness'tan bir sahne açıp izlettim ve anında "Evet, işte bu herifti!" diye tepki verdi. Biraz araştırdım lakin o dönemde bahsi geçen sinemaların neyi ne zaman yayınladıklarına dair pek bir bilgi yoktu ve mezkur filmin 7 Ocak 1967'de vizyona girmesinin belirsiz ve kaynaksız bir şekilde yazılması dışında net bir veri bulamadım. Yine de elimdeki bu belirsiz tarih bile anneannemin anlattığına birebir uyuyordu. O döneme ışınlanıp bu filmi sinemada izlemeyi isterdim, anneanneme gıpta ettim doğrusu.

    Hammer serisine dönecek olursak, ben içlerinde en çok ilk filmi beğeniyorum. Sonlara doğru ise, yani genel olarak 70'lerde gösterime girenler, pek de ilgi çekici değillerdi benim için zira her şey tadında bırakılınca güzeldir ve belli bir noktadan sonra artık ister istemez saçmalamaya başlanır. Son olarak bu serinin ve genel olarak Lee'nin Drakula rolünün bende uyandırdığı hissiyatı en iyi, yıllar önce keşfettiğim, şu video ile gösterebilirim sanırım, Vampire Kiss: Christopher Lee

    Bu serinin filmleri ile ilgili bir inceleme videosu olarak önereceğim bir içeriği buraya bırakıyorum: Dracula (Hammer series review) 

Coppola'nın Versiyonu ile Romantik Aşık Drakula

    Evet... Gelelim artık mesele-i mühimmeye, Copploa'nın Drakula'sına. Öncelikle içerde kimi ararsanız var, Anthony Hopkins'ten (Van Helsing) Keanu Reeves'e (Jonathan Harker), Gary Oldman'dan Winona Ryder'a (Mina Murray) ünlüler geçidi gibi bir şey. Bir kere zaten Gary Oldman o kadar karizmatik bir Drakula olmuş ki o zamana kadar gelip geçen diğer vampirlerin hiç bu tesiri verdiğini sanmıyorum. Tabii ki ben şahsen Christopher Lee'yi en başa koyarım benim için en çekici ve en güçlü etki uyandıran onun Drakulasıdır lakin benim burada esas aldığım husus farklı. Lee'ninki yine geçmiş Drakulalar gibi tüyler ürperten ve tehlikeli bir şahıs nihayetinde. Onun kendine has bir karizması var o ayrı. Fakat Coppola'nın versiyonundaki Drakula tam bir romantik. 

    Film, kırmızı zemin üzerine siyah silüetlerle tasvir edilmiş bir savaş sahnesi ile şu cümleyle başlıyor: "The year, 1462. Constantinople had fallen. Moslem Turks swept into Europe with a vast superior forcestriking at Romania, threatening all of Christendom. From Transylvania arose a Romanian knight of the sacred order of the dragon known as Dracula." Biraz da tarihin gerçekliğine bir gönderme yapmışlar fakat burada karıştırılmaması gereken bir nokta  var, o da kitaptaki Drakula'nın bazı göndermeler dışında Kazıklı Voyvoda ile bağlantısı olduğu, onun o olduğu iddia edilemez lakin yalnızca ondan bir miktar esinlenildiği söylenebilir fakat bu filmdeki karakterimiz direkt olarak Vlad Tepeş'tir ve aynı zamanda bir vampirdir. Kendisi savaştayken sevgili eşine Drakula'nın ölümünü haber veren yanıltıcı bir mektup gelmesiyle bu acıya katlanamayan prenses Elisabetha kendini uçurumdan aşağı atarak intihar eder. Elisabetha'nın cesedi bulunup tekrar saraya getirilmiştir ve Drakula dönüşünde bu manzara ile karşılaştığında acı çığlıklar eşliğinde yanındaki din adamlarına bağırıp çağırmaya başlar. Öfkesi iyice tezayüd eder, kılıcını karşısındaki büyük haça saplar ve o taşın içinden akan kanları içmesiyle lanetlenir. Aradan yüzyıllar geçmiş ve on dokuzuncu asra gelinmiştir. İşte bu noktada Elisabetha'ya tıpatıp benzeyen Mina ile karşılaşır ki buradan sonrası büyük ölçüde bildiğimiz Drakula hikayesi olarak devam eder. Bu epik açılış sahnesini buradan izleyebilirsiniz: Bram Stoker's Dracula - The Beginning Scene

    Görsellik için son derece emek sarf edilmiş, kostümler ve makyaj için çok uğraşılmış, sadece Gary Oldman tam yedi farklı suretle karşımıza çıkıyor ve her biri için ayrı ayrı harika kostümleri var. Diğer karakterler de hakeza muhteşem giysilerle donatılmış, hele hele Lucy'nin mezardan kalktığı sahnede giydiği kostüm gerçekten son derece şaşaalı. Kostümlerin hazırlanma süreci ile ilgili şu içeriği izlemenizi tavsiye ederim: Bram Stoker's Dracula- Documentary (The Costumes Are The Sets) 

    Wojciech Kilar'ın bestelediği müziklere gelirsek, işte geçen Nosferatu yazımda değindiğim mesele de buydu. Filmin müzikleri sadece bir arka plan olarak mı kalıyor, yoksa tek başına açıp dinlendiğinde de keyif veriyor mu? Bu sorunun cevabı bu film için kesinlikle evet. Ben bilhassa The Hunt Builds adlı parçayı Ann Radcliff'in The Italian'ını okurken çokça dinlemiştim ve son derece keyif almıştım. The Storm adlı parça da aynı şekilde keyif veriyor dinlerken. Onun haricinde diğer müzikleri de münferit olarak dinlendiğinde gayet güzeller. 



    Peki Drakula'nın dehşet verici bir yaratık olmaktan çıkıp karanlık bir aşık suretinde tasvir edilmesine nasıl geldi süreç? Bu tabii ki Coppola'nın filmiyle birden bire olmuş bir şey değil, ki zaten böyle bir şey mümkün de değil, bu bir süreç halinde oluşmuş lakin konumuz olan filmle birlikte bu tesir tavan yapmış benim fikrimce. Evet ta Bela Lugosi zamanına kadar izini sürebiliriz bu etkinin çünkü o da son derece beyefendi bir görünüm sergiliyordu. Ondan sonra gelen Lee versiyonlarının erotizmi ile işe karizmatik ve karşı konulmaz erkek boyutu kazandırılmış oldu fakat en nihayetinde Drakula hala bir canavardı. İşte Coppola'nın filminde vampir kontumuz artık sadece şık bir beyefendi, karizmatik ve gizemli bir erkek değil aynı zamanda son derece duygusal bir aşk adamıydı. Bunu kanıtlar nitelikte olarak filmde Mina ile aralarındaki bağlantının şimdiye kadar alışılmış olduğu gibi av-avcı ilişkisi değil, bilakis iki tutkulu aşık olarak işlenmesini
söyleyebiliriz. Önceki filmlerde genel itibarıyla Mina kendisine musallat olan bu vampirin onu hipnoz etmesi bakımdan tesiri altında kaldığı doğru fakat ayık olduğu zamanlarda bundan sadece kurtulmak ve huzura kavuşmak isteyen bir kurban sadece. Bu filmde ise Mina gerçekten Drakula'ya aşık oluyor ve hatta hafızam beni yanıltmıyor ise filmin sonlarına doğru van Helsing ve beraberindekilerin Drakula'yı yakalayacakları sırada Mina, bulutların bir an önce batmakta olan güneşin önünü kapatıp havayı karartması için büyü yapıyordu ki vampir sevgilisi uykusundan uyanabilsin. Yani bu versiyon için kesinlikte vampirlikle süslenmiş gotik-romantik masalsı bir film diyebileceğimizi düşünüyorum. Vampir kontumuzun popüler kültürdeki yerine geçmeden evvel Cinemassacre kanalının şimdiye kadar yapılmış tüm Drakula filmlerini inceleyen bu videosunu izlemenizi öneriyorum : Which Dracula Film is Most Faithful to the Book? 


Bela Lugosi Öldü, Post-Punk Doğdu

    Drakula'nın tesiri yalnızca sinema üzerinde değildi elbette. Dolaylı bir yoldan da olsa müziğe son derece derin bir etkisi olduğu muhakkak. Bunun en mühimi olarak Goth Rock denilen müzik türünün ortaya çıkmasını söyleriz ki onun da başlangıcının çoğunluk tarafından Bauhaus'un 1979 yılında çıkarttığı dokuz dakikalık Bela Lugosi's Dead şarkısı olduğu kabul edilir. Bu şarkı ile birlikte şimdilerde "trad goth" dediğimiz bir moda akımı da başlamış olacaktır. Simsiyah giyinmek, saçları elektriğe kapılmışçasına kabartmak, abartılı kopkoyu göz makyajı olarak başlayan bu tarz da zamanla goth modasının farklı alt kültürlere bölünmesiyle çeşitlenecektir. Bugün goth başlığı altında onlarca alt kültür bulunmakta ve bunların hepsi en başta 1970'lerde başlayan post-punk müziklerin kaynağından çıkmış oldular. Romantic goth, vampire goth, victorian goth ve hatta cybergoth, bunların hepsi aslında bir bakıma trad goth kaynağından çıkmış oldular ve onun da çıkışındaki en önemli noktada Bela Lugosi's Dead bulunuyor. On dokuzuncu yüzyılda yazılan bir kitap birden ünlenip beyaz perdeye aktarılıyor sonra o filmin başrol oyuncusu vampirle özdeşleniyor ve sonra ona dair bir şarkı yazılıyor ve bu şarkı yepyeni bir müzik türünün ortaya çıkmasına etki ediyor ve en nihayetinde bu müzik türünden bir moda akımı çıkıp o dahi kendi içinde dallanıp budaklanarak bugünkü kültürel zenginliğine ulaşılıyor. Burada ise yalnızca "goth" kavramından bahsetmiş olduğumuzu ve "gothic" kavramından bahsetmediğimizi belirtmek isterim. Bu ikisinin arasındaki farkı ve onların tarihini başka bir yazımda anlatmayı isterim, umarım fırsat bulabilirim. Şarkıya dönelim ve bir de sözlerine bakalım: 



    Görüldüğü üzere sözlerde son derece gotik bir hava olduğu gibi melodisinde de bu durum söz konusu. İşte dediğim gibi bu şarkının kendisinden sonra gelecek büyük bir akımı başlatmış olmasıyla çok önemli bir yeri var ve aslında bu da Drakula'nın dünya genelinde popüler kültür üzerinde yıllar boyunca ne kadar derin bir tesiri olduğunu göstermekte. 

    Bir diğer bahsedeceğim ise gotik kategorisinden değil fakat metal müzik grubu Helstar'ın Nosferatu albümünden Baptized in Blood şarkısı. Biliyorum böyle şarkılardan tek tek bahsedecek olursam o zaman bu yazıyı bitiremem lakin ben en beğendiğim ikisini koymak istedim ki zaten gotik şarkıları anlattığım yazımda da daha detaylı bir şekilde hepsi hakkında konuşmuş oldum. Her neyse, zaten albümün adı bize Drakula ile ne ilgisi olduğunu açıkça belirtmiş oldu, ben yalnızca bir tane şarkıyı buraya koyacağım, dileyenler albümün diğer şarkılarına bakabilirler. 




    Doğrudan doğruya Drakula'nın etkisi olmamakla birlikte vampirliğin popülerleşmesine yaptığı tesirden ötürü günümüzde çok çeşitli vampir filmleri bulunmakta ve bunların başında maalesef Twilight serisi gelmekte. Maalesef dedim çünkü bu kadar ergence ve bu kadar saçma sapan olup aynı zamanda bu kadar popüler olan bir seri daha ben bilmiyorum açıkçası. Ah, aslında biliyorum, Vampire Knight diye bir anime serisi var izlemenizi tavsiye etmiyorum, sinir krizi geçirmek istiyorsanız o başka tabii. Her neyse, işte bunlar gibi veya Vampire Diaries gibi 13 yaşa hitap eden diziler bir noktada popüler oldular ve bu durum da Wattpad'de ergen kızcağızlarımızın tuhaf tuhaf vampir hikayeleri yazmalarına sebep oldu. Tabii ki dediğim gibi bunda Drakula'nın dosdoğru bir etkisi vardır diyemeyiz, daha bunun 1994 yapımı Interview with the Vampire'ı var ki onun da büyük bir etkisi var vampirliğin popüler olması hususunda fakat eğer illa ki ipin ucunu Drakula'ya kadar götürmek istiyorsak elbette bunu yapabiliriz çünkü doksanlı yılların iki önemli vampir filminin ilk sırada geleni yukarıda bahsettiğimiz Coppola'nın versiyonudur. Sözü geçmişken Interview with the Vampire'ın, Anne Rice'ın kitabı olduğunu ve filminde de Brad Pitt ve Tom Cruise'un başrolde yer aldığını söylemeden geçmeyeyim, ki onun hakkında da bir yazı yazmayı düşünüyorum. 

    Bu yıl ise sanki şimdiye kadar anlattığım ve dahi anlatmadığım onlarca Drakula filmi yetmezmiş gibi bir yenisi daha çıktı. Evet insanlık olarak çok muhtaçtık yeni bir Drakula'ya biz de. Gerçekten artık kabak tadı verdiğinden dolayı Dracula: A Love Tale denen şeyi izlemeye tenezzül bile etmedim. Belki önyargılı davranıyorum ama daha filmden birkaç resim ve video görmemle tiksinmem bir olmuştu zaten. Seçilen oyuncular bile bence rollerine tam uymamışlar, iğreti duruyorlar. Yani Drakula'yı oynayacak insanın biraz karizması olmalı ve göze hitap etmeli bence. Allah yaratmış ama, daha çirkin bir oyuncu bulsaydınız ya yeterince çirkin olmamış bu. Aslında oyuncunun resimlerine bakınca o kadar da abes bir çirkinliği yok ama Drakula'da tarifi mümkün olmayan bir garabeti var. Saç rengi mi yakışmamış, şapkası mı yakışmamış, sebebi her ne olmuş ise iğrenç olmuş, bakınca "Bu ne biçim Drakula" diye düşündürten cinsten sünepe ve şekilsiz duruyor, ciddiye alamıyorum yani.  Gary Oldman öyle mi peki? Christopher Lee öyle mi? İkisinin de rollerinde kendilerine has bir ağırlığı var, izlerken göz dolduruyorlar resmen. Bu ise ucuz bir Coppola kopyası olmuş gibi görünüyor. ve artık bundan sonra daha fazla Drakula'ya da ihtiyacımız yok zira hali hazırda en güzelleri çekildi ve bitti. Yeter vallahi.

    Toparlayacak olursak, şimdiye kadar o kadar fazla Drakula temalı film, müzik, oyun vesaire çıkmış ki bunların hepsinden teker teker bahsetmem olanaksız. Bunların bir listesinin olduğu bir link bırakacağım dilerseniz oradan bakabilirsiniz: Popüler Kültürde DrakulaSonuç itibariyle çok eski yıllardan başlayıp günümüze gelen bir süreç bu ve asıl üzerine düşünmemiz gereken soru bence insanların bunca yıldır vampir temasına neden bu kadar ilgi gösterdiği olmalı. Evet çünkü genel bir ilgisizlik olsaydı geçmişten günümüze bu kitaplar bu kadar fazla okunmaz, bu filmler bu kadar gişe rekorları kırıp ödüller almazlardı ve sonuç olarak bu kadar fazla materyal bulunmazdı elimizde. Ben bu sorunun cevabının kısmen Drakula'nın sembolizmi bölümünde olduğunu düşünüyorum çünkü bilhassa kadınlar için Drakula'nın ve genel olarak vampirlerin bastırılmış bir cinselliği temsil ettiği aşikar fakat daha farklı perspektiflerden daha çeşitli cevapları olması gerektiği fikrindeyim ve sırf bu ilk kanının tek başına çok sığ kalacağı kanaatindeyim. Belki de insanoğlunun doğaüstüne veya bilinmeyene -hatta belki ölüm sonrasına- dair duyduğu meraktan kaynaklanıyordur. Belki de bir vampirin ölümsüz olup yüzyıllarca yaşamasına duyulan bir gıpta vardır içten içe. Cevap her ne olursa olsun ben oldukça hoş ve kendine has bir havası, estetiği olduğu kanaatindeyim. Bitirirken de bu kitabı ilk okuduğum zamanlarda son sayfasına melankolik bir ergen edasıyla yazdığım oldukça komik bir notum var, şimdilerde kardeşimle bu yazdıklarımı okudukça gülme krizine giriyoruz. Kendi geçmişimdeki bu depresif çocukla barışmam gerektiği için bu ilk amatör kitap yorumu denememi buraya bırakıyorum. Bu kadar karamsar bir mübalağaya gerek var mıydı gerçekten acaba :D





0 yorum:

Yorum Gönder